Düşünürüm. Sevdiklerinden, doğup büyüdüğün topraklardan çok uzak bir İklimdesin. Akşam olur, kapanırsın dört duvara. Sesin yankısını yitirtir leylim leylim. Halini bir soran olur mu, sesini bir duyan... Kıvrılır yüreğinin içine büzülürsün bir köşede. Sızılarını kasıklarında dindirmek istercesine…Geldiğin yerler gelip çakılır mı usuna…Kimseler görürmü gözlerinden çağıldayan yalnızlığı bilemem…Belki çok geçmeden geldiğin yollarıda unuttun…Gagası samansarısı bir güvercin yavrusu gibi…
Sonra büyüdün yavaş yavaş…Caddeleri, sokakları, duvarları yabancıl bir ülkede. Bir dost aradın kimi zaman, bir el sımsıcaklığı… Elini uzattın elin havada kaldı. Gözlerin tavanda sözlerin ağzında çaresiz. Berdeham bir ince sızı, gelip çöreklendi kalbinin tam orta yerine. İşte o zaman ne kadar özlem varsa harlandı yüreğinde. Oturup ağlamak istedin belki şöyle doya doya. Ama akmadı bir tek damla yaş bile gözlerinden yüreğinin ağladı sadece…Yüreğinle beraber geçmişin de çocuksu gözlerinde solup gitti belkide... Herşeye kırgın, kızgın, yorgun büyüdün. Bir o kadar da yaralı….
Bayramların nasıl geçti acaba…Çan seslerinden yastığınla kulaklarını tıkadınmı Pazar sabahları…Cicili elbiselerin, ayakkabıların oldu..Üç tekerlekli kırmızı bisikletin. Ama hiç horoz şekeri aldınmı, bir köy bakkalının tozlu raflarından. Bir çınarın gölgesinde oynadınmı akranlarınla..Belki acıların dehşetli dalgalarında, yolunu yitirmiş bir gemi gibi kalakaldın tanımadığın denizlerin ortasında gözlerinle. Sessizce soldun hazan yaprağı gibi.Gözlerinde demlenince ergenliğin, genç kızlığın..Gün gün, ay ay, mevsim mevsim, yıl yıl… Şaşkın, bitkin, bir o kadar da yorgun ve çaresiz... Biliyorum unutmuştun içindeki ışıkların berraklığını söylemesende Gülüm…Bütün renkleri siyaha çalmış bir ömürdün…O yüzden siyah çok yakışırdı sana belkide.. Kimbilir belki o yüzdendi dalgın dalgındı nazarların… Huysuz derin nehirler gibi...Belki umut yaralı bir kuş olmuştu, uçmuştu bir duvarın güneş görmeyen yüzünden….
İşte o gün. Kar yangını bir soğuktu…Kasımdı sana rastladığım zaman.. Sokakları tıklım tıklım insan figürleri akan, duvarları buz gibi soğuk bakan, hiç gün aydınlığı olmayan bir metropol şehirde….Akşam o şehrin bağrına bir başka hüzünle çökerdi…Gömülürdü insanlık karanlığın en derin sokaklarına. Hüzün ve yalnızlık kokardı o şehrin olmayan rıhtımları…Her şey karanlıkta kalınca tükenirdi nefesin değilmi...Bazen gözpınarlarından akan damlalar, bir ırmak gibi süzülerek kirli duvarlarından şehrin, karışırdı yağmurlara.. Ben silemezdim. Daralırdın...Çıkıp bir dağbaşına haykırmak geçerdi içindeki ateşi.. Yankılı kayalara… Koşarsdın doruklara, ayakların dermansız, dikenler acımasızdı oysa....Hasretle sarılmak isterdin son bir defa sevdiklerine.Hüznün yırtık bir gömlek gibi dururdu usunda, sonra kırılırdı bin bir parçaya bölünerek, sızardı baktığın aynalara her gece…
Sınırları ötesinde solan sevda çiçeğim benim..Bükerdin boynunu her akşam …Suskun….İçindeki karanlık patikalarda yolunu bulmaya çalışırdın ama nafile…Kaderin hoyrat rüzgarları bir yandan bir yana savururdu incinen, ince ruhundaki incinmişlikleri.. Hep bir kıyıdan başka bir kıyıya…..
Ey gecesine gündüzüne tükürdüğümün hayat…Ey sokaklarında sırılsıklam ıslandığım şehir.. Artık bu yerlere sığamıyorum dermi yüreğin? bilemem…O kirli şehrin kirli göğünden, katar katar turnalar göçüp gidermi sılana…Turnalar gider senmi kalırsın oralarda.. Belki yitik düşlerinin gölgesine sığınırsın… Belki gölgelerde devrilir gidersin ikindilere …Bir sen kalırsın bilirim…Göçmen hiç bir kuş uçamaz kanatları kanamışsa, kanatları yolunmuşsa, kanatları kırılmışsa...Hasret ince bir yol olur uzanır gider dağlara….Ardına saklanacak ne bir gölgen, ne duldan kalır….
Sarı gagalı bir serçeydin, kabuğunu kırdığın topraklarda….Konardın kerpiçten damlara sevinç dağıtırdın…Bir papatya yaprağıydın yurdunun bozkırında…Şimdi pahalı çarşıların süslü kuşusun.. Kanatlarında acı taşırsın… Gün gelecek ömrün saçların kadar karlanacak ve puslanacak. İki damla yaş damlayacak uzun uzadıya baktığın yollara. Hüzünlü bir ırmak yanaklarından yüreğine çağıldayarak. İşte o gün artık hiç bir şey yüreğini avutamıyacak. Şefkatine sığındığın sıcak bir kucak bile...Vefasız dünyanın ihaneti yiyip bitirir seni Gülüm….Kıyamam…
Bir menekşe, bir gelincik, bir tek gül yaprağı ararsın memleket kokan.….Sarmak için kanayan yarana… Kırların ürperişi gibi dökülür dudağından sözcükler titreyerek….Bir hıçkırık olur boğazına takılıp kalır bu satırlar….İkindi sızılarını taa iliklerinde duyarak yürürsün ıslak caddelerde her sonbahar…Ne şarkıların ne şiirlerin tadı kalır dilinde. Anlamsızlaşırlar..Başını öne eğer yürürsün...Bir hüzün yağmuru inerde iner tependen…Islanırsın karbeyaz,ıslanır ayaz saçların… Adım adım bugünlere getirir seni adımların…Gah Ordu otogarına, gah Balıktaşına,, gah Antebte saçlarımızı ıslayan yağmura, gah Eminönü işkelesinde ellerimizde balık ekmeği anımsarsın, gah Sirkecide kaynamış mısır kokusu duyarsın, gah Kumla , gah Trilye sahillerine varırısın…Yavaş yavaş öldürür adımların...
07 Ekim 2006