« Önceki | Sonraki »

Salı, Ocak 1, 2008

Hüznün adı Eylül

Eylüldür hüzün mevsimi

Gece yalnızlığa açmış koynunu

Ve çoktan yarılamış yolunu

Hafif bir rüzgar var dışarda

Bir tutuyor bir üfürüyor soluğunu

     Eylüldür hazan mevsimi

     Hatıralar katar katar

    Ağır ağır iner gözlerime

    Vururum yumruğumu

    Pencerem kör

Duvar sağır

Kim duyar sesimi

Pazartesi, Kasım 26, 2007

Geçer Dirim ...

Ey benim tatlı zehirim

Resimleri yaktım bugün bilesin

Usumdaki sesini saldım korulara

Geçsin diye  dem

Geçsin diye dirim

Geçsin diye kederli günler

 

Bundan sonrası hazandır tekmili mevsimlerin

Billur rüzgarlar uğurlarken günbatımlarını

Ve revnaklarını cömertçe dağıtırken çolpan

Bilmediğin nehirlerin debilerinden akacağım

Duymadan kalbimin gümatımlarını

 

Ama  ağlamayacağım haylaz çocuklar gibi

Sıvazlamayacağım çiğ düşen sakallarımı

Hıçkırıklarımı bölerken ayaz

Yarım şiirler yazmayacağım asla

Bu kırık sevda uğruna

 

Oy yüreğimdeki vurgun izi

Erken ölümler yası  

Oy damağımı kavuran talan tortusu

Kalakaldım fırtınalar  koynunda

Ve dağdağası kırılan ne varsa zulamda  

 

Bu limonküfü  keder

Bu har  

Ve küsbahar

Geceleri üstüme çöken bu duvar

Senden kaldı yadigar

Pazar, Kasım 25, 2007

Öldürür Adımların...

              Düşünürüm. Sevdiklerinden, doğup büyüdüğün topraklardan çok uzak bir İklimdesin. Akşam olur, kapanırsın dört duvara. Sesin yankısını yitirtir leylim leylim. Halini bir soran olur mu, sesini bir duyan... Kıvrılır yüreğinin içine büzülürsün bir köşede. Sızılarını kasıklarında dindirmek istercesine…Geldiğin yerler gelip çakılır mı usuna…Kimseler görürmü gözlerinden çağıldayan yalnızlığı bilemem…Belki çok  geçmeden geldiğin yollarıda unuttun…Gagası samansarısı bir güvercin yavrusu gibi…

            Sonra büyüdün yavaş yavaş…Caddeleri, sokakları, duvarları yabancıl bir ülkede. Bir dost aradın kimi zaman, bir el sımsıcaklığı… Elini uzattın elin havada kaldı. Gözlerin tavanda sözlerin ağzında çaresiz. Berdeham  bir ince sızı, gelip çöreklendi kalbinin tam orta yerine. İşte o zaman ne kadar özlem varsa harlandı yüreğinde. Oturup ağlamak istedin belki şöyle doya doya. Ama akmadı bir tek damla yaş bile gözlerinden yüreğinin ağladı sadece…Yüreğinle beraber geçmişin de çocuksu gözlerinde solup gitti belkide... Herşeye kırgın, kızgın, yorgun büyüdün. Bir o kadar da yaralı….

            Bayramların nasıl geçti acaba…Çan seslerinden yastığınla kulaklarını tıkadınmı Pazar sabahları…Cicili elbiselerin, ayakkabıların  oldu..Üç tekerlekli kırmızı bisikletin. Ama hiç horoz şekeri aldınmı, bir köy bakkalının tozlu raflarından. Bir çınarın gölgesinde oynadınmı akranlarınla..Belki acıların dehşetli dalgalarında, yolunu yitirmiş bir gemi gibi kalakaldın tanımadığın denizlerin ortasında gözlerinle. Sessizce soldun hazan yaprağı gibi.Gözlerinde demlenince ergenliğin, genç kızlığın..Gün gün, ay ay, mevsim mevsim,  yıl yıl… Şaşkın, bitkin, bir o kadar da  yorgun ve çaresiz... Biliyorum unutmuştun içindeki ışıkların berraklığını söylemesende Gülüm…Bütün renkleri siyaha çalmış bir ömürdün…O yüzden siyah çok yakışırdı sana belkide.. Kimbilir belki o yüzdendi dalgın dalgındı nazarların… Huysuz derin nehirler gibi...Belki umut yaralı bir kuş olmuştu, uçmuştu bir duvarın güneş görmeyen yüzünden….

            İşte o gün. Kar yangını bir soğuktu…Kasımdı sana rastladığım zaman.. Sokakları tıklım tıklım insan figürleri akan, duvarları buz gibi soğuk bakan, hiç gün aydınlığı olmayan bir metropol şehirde….Akşam o şehrin bağrına bir başka hüzünle çökerdi…Gömülürdü insanlık karanlığın en derin sokaklarına. Hüzün ve yalnızlık kokardı o şehrin olmayan  rıhtımları…Her şey karanlıkta kalınca tükenirdi nefesin değilmi...Bazen gözpınarlarından akan damlalar, bir ırmak gibi süzülerek kirli duvarlarından şehrin, karışırdı yağmurlara.. Ben  silemezdim. Daralırdın...Çıkıp bir dağbaşına haykırmak geçerdi içindeki ateşi.. Yankılı kayalara… Koşarsdın doruklara, ayakların dermansız, dikenler acımasızdı oysa....Hasretle sarılmak isterdin son bir defa sevdiklerine.Hüznün yırtık bir gömlek gibi dururdu usunda, sonra kırılırdı bin bir parçaya bölünerek, sızardı  baktığın aynalara her gece…

            Sınırları ötesinde solan sevda çiçeğim benim..Bükerdin boynunu her akşam …Suskun….İçindeki karanlık patikalarda yolunu bulmaya çalışırdın ama nafile…Kaderin hoyrat rüzgarları bir yandan bir yana savururdu  incinen, ince ruhundaki incinmişlikleri.. Hep bir kıyıdan başka bir kıyıya…..

            Ey gecesine gündüzüne tükürdüğümün hayat…Ey sokaklarında sırılsıklam ıslandığım şehir.. Artık bu yerlere sığamıyorum dermi yüreğin?  bilemem…O kirli şehrin kirli göğünden, katar katar turnalar göçüp gidermi sılana…Turnalar gider senmi kalırsın oralarda.. Belki yitik düşlerinin gölgesine sığınırsın… Belki gölgelerde devrilir gidersin ikindilere …Bir  sen kalırsın bilirim…Göçmen hiç bir kuş uçamaz kanatları kanamışsa, kanatları yolunmuşsa, kanatları kırılmışsa...Hasret ince bir yol olur uzanır gider dağlara….Ardına saklanacak  ne bir gölgen, ne duldan kalır….

            Sarı gagalı bir serçeydin, kabuğunu kırdığın topraklarda….Konardın kerpiçten damlara sevinç dağıtırdın…Bir papatya yaprağıydın yurdunun bozkırında…Şimdi pahalı çarşıların süslü kuşusun.. Kanatlarında acı taşırsın… Gün gelecek ömrün saçların  kadar karlanacak ve puslanacak. İki damla yaş damlayacak uzun uzadıya baktığın yollara. Hüzünlü bir ırmak yanaklarından yüreğine çağıldayarak. İşte o gün artık hiç bir şey yüreğini avutamıyacak. Şefkatine sığındığın sıcak bir kucak bile...Vefasız dünyanın ihaneti yiyip bitirir seni Gülüm….Kıyamam…

            Bir menekşe, bir gelincik,  bir tek gül yaprağı ararsın memleket kokan.….Sarmak için kanayan yarana… Kırların ürperişi gibi dökülür dudağından sözcükler titreyerek….Bir hıçkırık olur  boğazına takılıp kalır bu satırlar….İkindi sızılarını taa iliklerinde duyarak yürürsün ıslak caddelerde her sonbahar…Ne şarkıların ne şiirlerin tadı kalır dilinde. Anlamsızlaşırlar..Başını öne eğer yürürsün...Bir hüzün yağmuru inerde iner tependen…Islanırsın karbeyaz,ıslanır ayaz saçların… Adım adım bugünlere  getirir seni adımların…Gah Ordu otogarına, gah Balıktaşına,, gah Antebte saçlarımızı ıslayan yağmura, gah Eminönü  işkelesinde ellerimizde balık ekmeği anımsarsın,  gah Sirkecide kaynamış mısır kokusu duyarsın, gah Kumla , gah Trilye sahillerine varırısın…Yavaş yavaş öldürür adımların...

 

 

 

07 Ekim 2006

Pazar, Kasım 18, 2007

Trilyeden bir günce

 

 

Ölürsem....

Sal beni şu beyaz köpükler arasına
şu hırçın dalgaların sesine dedim ...
Yurdagül ablanın kıl çadırına asılı,
o çıngırak ezgilerinde kaldı bir elim...
O günlerden beri...

Müzmin ellerinde;

çay tepsisi ve sıcacık gözlemesi...

Dudaklarında o munis gülümsemesi.

Gümrah bir dua gibi ...

Yani

Yurdagül ablanın eşi

Mümin abi...

Sahi ne hürmetkârdı değilmi ?

 


Rüzgar,

 bir tara gibi bölerken Temmuzu...

O kadim evlerin pencerelerinden sızan,
cılız ışıklarla bulurduk yolumuzu...
Ve burcu burcu
fesleğen,

 süsen

kokuları duyulurdu  cumbalardan.
Sabahın seherinde...

Sonra...

Akşam olurdu...

Gün,

 salpa çökerdi balıkçı sandallarına...

Kimbilir

 kaç sarışın Giritli kadın,

başını yaslardı omzuna erinin...

Bir eski şarkı gibi eskirdi zaman.

Eskirdi ellerimiz...

Sahilinde Trilyenin...

 

 

 

Temmuz/2007 -Trilye

 

 

 

 

 

 

 

Saturday, Kasım 17, 2007

Gurbetkuşuma

Soluk birsam kaldı senden tüm hatıra

Oda yıkık

Oda viran

Oda darmadağın

Oda talan

Dokunaklı

 

Yorgun bir hallacın çırptığı

Pamuk gibi

Kavruk karanfil tadında

Dişlerimle gırtlağım arasında

Boğuk bir ses gibi

Ağlamaklı

 

Oysa

Ne çalkaladığımız denizler vardı

Duru

Telliturnam uçmaz oldu

Kanatlarından vuruldu

 

Sirkeciden kalkar

Son deniz otobüsü

Balıkçılar yorulur

Kurtalandan tren

Burnuma dolar

Kaynamış darı kokusu

Ah

Yokmu O yürekburkusu

 

Hasret bir yandan vurur

İhanet bir yandan

Anadolunun tekmil köylerini

Kasabalarını kentlerini

Deli bir poyraz savurur

Usumun bir ucunda

Karınca ordusu

 

Hani

Yıllar yılı hep aynı kitap okunacaktı

Usanmadan bıkmadan

Erken geldi sonbahar desene

Olsun

Yıkıldın sırtımı dayadığım son duvar

Sen gurbetkuşu

Ben acıların yolcusu

Durun inen var

 

Yolun açık olsun

 

Kasım/2007/Urfa

 

 

 

 

 

 

Perşembe, Kasım 15, 2007

Mavi

Yirmidokuz Haziran

Dilimde pelit kekresi

Ucunda şeytan ısırığı gibi birşey

Dudağımdan sızan sıcacık kan

Durmadan dönüyor yelkovan

Sevişen iki genç kimdi diyor savcı

Yüreğimin ucunda bir hırçın sancı

Kızıl saçlı kadın neyindi ismi ney

Ben nerden tanıyayım hakim bey

Kulaklarımı  bir deli ıslık yaladı

İçimde ılıyan hatıralar patladı

Karaya vuran orkinoslar bir yandan

Balıkçılar atladılar sandallarından

Koparken o amansız  fırtına

Bir martı daldı düşlerimin arasına

Medüzler terk ederken sahili

Deniz griye çalacak birazdan biliyordum

Gökyüzünü morbeyaz çiziyorum

Dudağındaki ihtirastan nefret ediyordum

Mavi el sallarken iskeleden

Ben Mavimi istiyorum hakim bey

No’lur kurtarın bu paslı kelepçeden..

Çarşamba, Ekim 24, 2007

Yoz...

Hanginizin elleri kirlenmemiş bir göktür sanki
Neden böyle kibirlisiniz bir o kadar sevimsiz 
Kar altında yanarken ufacık bedenler kaldırımlarda
Siz alem yapar
Şampanya patlatırdınız
Mükellef sofralarınızda
Sahi siz nesiniz
Hangi evrimle geldiniz dünyamıza
Alınmazları aldınız
Satılmazları sattınız
Girdiniz kanımıza .....

Pazartesi, Ekim 22, 2007

Ha varsın ha yoksun...

Eskisi gibi güzel esmiyor
Saçlarımı savurduğum deli rüzgar
İçimdeki çocuksa
Öldü nasıl olsa
Başın sağolsun
Kırmızı çizmeleri kucağında
Gayrı uyanmayacak bundan sonra
Hiçbir bayram sabahına
Rüyalarım girift
Böler uykularımı bin yerinden ifritler
Ölümle ayrılık arası buruk bu tat
Bırak yaksın genzimi bütün zamanlar
Sayki Kumla sahilinden kopardığın yosun
Yada o son akşam
Kırıp attığın bir kibrit çöpüyüm
Hadi git sakın dönme ardına
Gelmişse vakit
Ha varsın ha yoksun...

 

 

22.10.2007

Cuma, Ekim 5, 2007

Yokluğunun Çın Çını

Pencerenin pervazında beyaz ellerin

Gideceğin gün gibi sanki

Gitmem lazım diyordun

Cama değen kar tanelerini seviyordun arada…

Kuzey rüzgarlarına aldırmadığın  o akşam

Ah gideyim dediğin o akşamı bir unutsam

Arada bir kar tanelerini seven ellerini

Kehribar saçlarının tellerini....

Ayakkabılıkta tokalı terliklerini bıraktın

Askılıkta çiçekli eşarbını

Gardropta emprime eteğini

Cizreden getirdiğim nakışlı aynanı birde...

Sanki hiç durmadın

Şu kapı eşiğinde

Hiçbir akşam beklemedin

Dönüş saatimi  sabırla

Sanki hiç sofra kurmadın eyvana

Hiç sevinmedin gülmedin

Şöyle katıla katıla

Hep cama değen kar tanelerini sevdin sanki

Sonra hiç çamaşır sermedin

Serçeleri yemlemedin

Okşamadın dört dalımı yanaklarından

Sarmaşığa urgan germedin

Duvardan duvara

Kuzey rüzgarlarının kanatlarında

Bir haber yollasana

Nasıl dalmışım bilemezsin

Anılardan bu ölüm uykusuna

Uyandırsana...

  • Free Image Hosting at www.ImageShack.us http://vebirmasal.blogcu.com/profile/VEBİRMASAL
  • Hüzün istilasında kaldı yüreğim....Sen gidince Minik Kız...Bakakaldım ardından seni götüren yollara...Dilimde bir isyan lezzeti...Dört duvar odayı adımlarken her gece aynalar kırıldı içerimde...Bakamadığım aynalar..Bir ayınga sardım...Dumanını savururken rüzgara sensizlik çığ gibi yıkıldı üzerime...Duvarlarıa çaldım acımı binlerce kez..Kanayan parmak uçlarımla topladım yerden koynuma sakladım...Yağmalanmış bir ömrün ortasında sınırlarötesinde kaybettiğim Minik Kızım nerdesin..Hangi uzak iklimdesin...Nerdesin yaralı cerenim...Erişilmez uçurumlarda kaldı özleyişlerim.
MySpace Layouts images

Kategorilerim

    Kategori yok

Arkadaşlarım

Bağlantılarım